|
BİR ZAMANLAR SÖZÜ BİZ SÖYLERDİK…
Bir gün gazeteye baktığımda Karabağ’da kanlı işgali
okudum. Suşa’da katledilen Azeri kardeşimin
feryadıyla uykularım kaçtı. Kızılordu tankları
altında diri diri ezilen Azeri kardeşimin
“Müstakillik!” diye feryat edişini duydum.
Televizyonu açtım, Bosna’da camilere bomba
yağıyordu… Mostar Köprüsü’ne düşen şarapnel
yüreğimde patladı. Çocuğunu Bulgaristan’dan
çıkaramadan sürülen ananın evlat acısı köz gibi
işledi kalbime. Başka kanala geçtim, Irak’ta yağmur
yerine kurşun yağıyordu masum insanların üzerine.
Öbür kanalda, Doğu Türkistan Bayrağı dalgalanıyordu.
Keşke o bayrak olması gereken yerde, Doğu
Türkistan’da dalgalansaydı; keşke bir hiç uğruna
insanlar kurşuna dizilmeseydi. Keşke ZALİM Çin,
şehidime sıktığı kurşunun parasını babasından
isteyecek kadar küstah olmasaydı… diye düşündüm.
Başka televizyonlar, başka radyolar, Cezayir’de
dökülen kandan, Afrika’daki kıyımlardan,
Afganistan’da sömürülen fakirden, Türk dünyasındaki
misyonerden bahsediyordu. Bilgisayarda, fosfor
bombalarıyla öldürülen Filistinli yavrucakların
kefen gibi yüzlerinin şafkı yansıyordu karanlığa…
Hepsini kapadım, büyüklerime kulak verdim.
Kurtuluşun acısını hatırlattılar; ermenilerin
duvarlara çiviledikleri kadınları anlattılar.
Moralim düzelir diye kitaplara döndüm. Bir kitapta
Stalin’in ZULMÜnü okudum… Türk aydınına “Ya kurşun
ya Sibirya” diyordu. Türk aydını “YA ÖZGÜRLÜK YA
KURŞUN!” diye HAYKIRIYORDU… Bir tirene,
anası-babası, öbür tirene çocukları bindirilen, ayrı
ayrı yerlere gönderilen; bir daha evlatlarından
haber alamayan Ahıskalıların gözyaşları ıslattı
kitabımın başka bir sayfasını. Başka kitaplar
okudum, Mısır’da krizol havuzlarına doldurulup
gözleri kör edildikten sonra şehit edilen on beş bin
vatan evladının şahadet yeminini duydum, ingilize
lanet okudum. Başka kitaplar, başka başka acılar
okudum…
Bir milletin, bir ümmetin kaderi bu muydu? Başka
kitaplar olmalıydı; güzeli, güzelliği anlatan bir
şeyler olmalıydı. Okumaya devam ettim. Baktım ki,
Filistinli anaları ağlatan yahudiye biz kucak
açmışız. Baktım ki, bugünkü mağrur fransıza
kapitülasyon hakkı vermiş; çocuk gibi sevmiş, başını
okşamışız. Baktım ki, en zor anlarında almanlar bizi
yanlarında bulunca derin nefes almışlar. Tozlu
kitabımın sayfalarında, İstanbul’da çiçeklerle
karşılanan genç bir Sultan’ı gördüm. İnancına
hakaret eden bir oyunun Avrupa’da sahnelendiğini
duyan hükümdarın “Tiz ola o oyun sahneden kaldırıla”
diyerek gazaba geldiğini; o günden sonra orada o
kepazeliğin oynanmadığını bildim. Daha eskileri
okudum, rahmet yağmurları gibi adalet dağıtan
Selçukludan, Abbasi’den, Gazneli'den… haber aldım.
Altı yüz sene önce kendi rasathanesinde bir yılın
uzunluğunu sadece dört saniyelik yanılgıyla tespit
eden Uluğbey’e hayran kaldım. Hele Birûnî’yi okurken
“Olamaz böyle bir şey diyordum” hayretle.
Okudukça anladım ki, bir zamanlar çok farklıymış.
Bir zamanlar kurt ile kuzu yan yana dolaşır; kurdun
ayağına diken batsa kuzu yardımına koşarmış. Ormanın
adil bir aslanı varmış, çakallara söz düşmezmiş.
Elhasıl anladım ki, bir zamanlar söylenecek bir söz
varsa ben söylermişim, biz söylermişiz. Diğerleri
papağan gibi tekrar edermiş.
Aslın da o yaldızlı günlerin çok uzaklarda
olmadığını da biliyorum. Yeter ki şu ölü toprağını
üzerimizden atalım, dürüst olalım, tüyü bitmemiş
yetimin hakkını gözetelim, birlik olalım, çalışalım,
ter dökelim… Yeter ki okuyalım, bilelim. Hepsinden
öte, yarının bizim olacağına inanalım… Ümidimizi
yitirecek kadar kötü durumda değiliz. ÖYLEYSE
YARINLAR BİZİM!...
Sizi, Necip Fazıl’ın ümit dolu dünyasına emanet
ediyorum:
“Mehmed'im sevinin başlar yüksekte;
Ölsek de sevinin, eve dönsek de.
Sanma bu tekerlek kalır tümsekte...
…
Yarın elbet bizim, elbet bizimdir.
Gün doğmuş, gün batmış ebed bizimdir.” |